Denizler Altında Yirmi Bin Fersah

    Viktorya dönemi öncesi ve sonrası düşünme şekillerimiz arasındaki en temel fark hiç tartışmasız içgüdülerle edinilen bilgilere karşı açılan savaştır. Buradaki içgüdü kullanımı geniş bir kullanım olduğu için kelamda kullanılan terimlerle bunu genişletmekte fayda var. İçgüdüsel bilgi bedihi ve keşfi bilgileri kapsar, metinde bedihi bilgilerin üstünden kısaca geçilecek fakat asıl hedef keşfi bilginin önemi olacaktır.

    Bedihi bilgiler, kişinin doğruluğunda tartışamayacağı bilgilere denir. Bütünün parçasından büyük olması, üçüncü halin imkansızlığı gibi mantık ilkeleri olarak da adlandırılan bilgiler, düşüncenin, kelimelerin, konuşmanın anlamlı olabilmesi için ön koşuldur. Bu bilgilerin gerektirdikleri bilgilere aklen kesin/kati, bunların dışladıklarına da imkansız/muhal denir, bir şey muhal ise onun hayal edilmesi imkansızdır. "Dört köşeli bir üçgen olması muhaldir" cümlesinden kasıt kelimelerin istendiği gibi yorumlandığı senaryoyu değil; dört, köşe ve üçgen kelimelerinin tanımlanmasından sonra oluşan muhalliktir. Bu bilgiler adeta sıkıcıdır, tanımların doğru yapıldığı bir senaryoda aklen kati şeyleri herkesin bulabilmesi, muhal olan şeyleri de herkesin reddetmesi gereklidir, kişinin düşüncesi tamamen önemsizdir. Yakın zamanda özellikle kuantum teorisinin ve mantık ilkelerinin çakışması gibi bir durum iddia edilmektedir fakat burada da manen bir çatışma mümkün değildir zira teorik fizik matematiğe, o da mantığa doğrudan bağlanmıştır. Eğer ki bir nesnenin iki yerde bulunması muhal olmasaydı, herhangi iki nesne arasında bunların farklı olduğuna dair bir çıkarım yapmak da imkansız olacaktı, bu da bütün fizik teorilerinin yalanlanabilmesine sonuç verir. Buradaki çatışma sadece ikisinden birinin veya her ikisinin yanlış anlaşılmasıyla mümkündür.

     Keşfi bilgiler ise kişinin içine doğan ve doğruluğunu ispat etmek için elimizde kategorik sınırlardan dolayı yeterlice araçlar olmayan bilgilerdir. Burada "ispat edilemiyorsa doğru olamaz ya da doğruluğu kabul edilmez" gibi bir itiraz akla gelebilir fakat ispatın doğruluğun gerekçesi olması da keşfi bir bilgidir. Bunun neden doğru olduğunu ispatlayacak bir aracımız yoktur ama bunun uygulanabildiğini hepimiz biliriz, buradaki hata yine bu bilginin uygulanabileceği bilgi türlerini belirleyememekten kaynaklanır. Bu bilgiler aslında zannidir, yani keşif sahibi dışındaki kişiye herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Lakin buradaki zan herkeste kabul bulmuş bir haldeyse, nelerin kırmızı renk olduğu gibi, bunun üzerine tartışmakta herhangi bir fayda yoktur. 

    Keşfi bilgilerin en önemli rolü nesnelerin hakikati mevzusundadır. Üstteki paragrafta verilen örnek gibi, herhangi bir şeyin nerelerde görüldüğü, ne olduğu, bunlara genel bir isim verilmesi durumu gibi her şey keşfi bilinir. Bu konuda akla gelen en temel itiraz "Kırmızı renk şu ve şu ışık aralığı arasındaki ışımalara verilen isimdir" türünden kategorik sınıflandırmalar olur. Bu itiraz ise tamamen geçersizdir çünkü biz tanımlardan nesnelere değil, nesnelere dair keşfi bilgilerimizin soyutlanmasıyla tanımlara ulaşırız. Bu konu ilk görüşte algılanması güç bir mevzu olabileceği için örneklendirmek faydalı olacaktır.

    Taş ve kum dendiğinde kişilerin aklında iki farklı nesne canlanmaktadır. Ortalama boydaki bir taşın bir kum tanesinden (aynı minerallerden oluştukları senaryoda) farkı sadece boyutudur, burada kum tanesi ve taş arasında herhangi bir fark olmadığını söylemek ise anlamsızdır. Kum yığınının içinde bulunan taşları kişi görüp alabilir ve bunların farklı nesneler olduğunu idrak eder. Fakat ne o kum yığınının içindeki iki taş birbirinin aynı olabilir, ne de kum yığınındaki iki tane birbirinin aynı olabilir, buna rağmen taşların taş kum tanelerinin kum tanesi olduğu bilgisi insanları zorlamaz. Kum tanesi ve taş arasında bir tanım farkı yapmaya çalıştığımızda biz nesnelerden bağımsız bir tanım belirleyip sonrasında kum tanelerini ve taşları ayırmayız. Kum tanesi olarak algıladıklarımız ve taş olarak algıladıklarımızı gruplar, ardından bunlar arasında bir tanım belirleriz.

     Şu ana kadar konuştuğumuz konular, polemikten uzak ve gündelik hayatımızı etkilemiyor gibi görünebilir fakat keşif tartıştığımız her şeyde o kadar içselleşmiş durumdadır ki üzerinde durulmamaktadır. Evrimsel tarih teorilerindeki en büyük ikilemlerden biri insanın bu ağaçtaki konumudur, Darwin kuramının tersine hareket ederek Lamarck ve sonra Spencer'ın görüşlerini baz alan bir merdiven inşa edilmiş, bu merdivenin en ucuna da insan yerleştirilmiştir. Bu çok doğal bir çıkarım gibi görünse de Darwin'in yaptığı devrimin en çarpıcı etkisi zaten insanın önemini küçümsemek olmuş, bu sebepten dolayı kendisi hakkında çok fazla karalama kampanyası yürütülmüş, aşağılayıcı karikatürler çizilmiş ve sonunda kendini toplumdan soyutlamıştır. Lamarck ise Darwin'in bu iddiasına adeta kahkaha atmış ve yaptığı tüm devrimsel değişimi geri çevirmiştir. Spencer tarafından kullanılan evrim kelimesi bile ilerleme anlamını barındırır. Bu yaklaşıma dair Monod şöyle der:

Kendimizi gerekli, kaçınılmaz, ezelden beri belirlenmiş olarak düşünmek isteriz. Tüm dinler, neredeyse tüm felsefeler ve hatta bilimin bir kısmı, insanlığın kendi rastlantısallığını çaresizce reddetme yönündeki yorulmaz, kahramanca çabasını tanık gösterir. (Monod, Chance and Necessity, s. 50)

Bilime dayandığını iddia eden belirli ideolojilerin özünde, animist projeksiyon, daha az veya çok örtülü bir biçimde tekrar karşımız çıkar... Eski animist anlaşmayı doğayla yeniden kurma veya biyosferin insanla sonuçlanan evriminin kozmik evrimin pürüzsüz akışının bir parçası olacağını öne süren evrensel bir teori aracılığıyla yeni bir anlaşma kurma fikrini keşfeden Teilhard değildi. Bu fikir aslında on dokuzuncu yüzyılın bilimsel ilerlemeciliğinin merkezi temasıydı. Spencer'ın pozitivizminin ve Marx ile Engels'in diyalektik materyalizminin tam kalbinde yer alır. (Monod, Chance and Necessity, s. 39-40)

    Monod buradaki insan temelliliğe eleştirel yaklaşsa da iddiasının arkasında çok önemli bir hakikate dokunmaktadır. İnsanlar tekrar ve tekrar önemli olmadıklarına dair bulguları kendi lehlerine yorumlamıştır. Bunun sebebi açıkça belirtilmemiş olsa da alt metinde insan kendini yüceltmekten hoşlanır iddiası bulunmaktadır. Fakat insanın kendini insan olma vaziyetiyle yüceltmesi, kişinin kendini zeki olarak düşünmesi gibi ona avantaj sağlayan bir olgu değildir. İnsan, basitçe, sebep aramaksızın, kendinin önemli olduğunun farkındadır. Bunu anlatmaya gerek duymaz. Kendisinin bu dünyaya yabancı olduğunu fark eder. Bu konuda sebeplendirme, delil için değil ifade etmek içindir. Fakat keşif buna ihtiyaç duymaz. İnsan 2 taşın nasıl aynı olduğunu bildiği gibi, kırmızı renge sahip nesnelere karar verebildiği gibi, karşısındakine bakınca kendini anlayabileceğini bildiği gibi, kendisinin önemini bilir.

    Keşif varlığa dair soyut çıkarımlar yaparken elimizdeki en güçlü kaynaktır. Bilimci düşüncenin yozlaşmış halleri bunu inkar etmek istese bile kendi yaptıkları çıkarımlar tamamen inanç atlamalarından ve keşiflerden oluşmaktadır. Newton'ın varlığın matematik kuralları olduğu iddiası, Descartes'ın her şeyin atomlardan oluşup atomların hareketine dayandığı teorisi kendi inceledikleri sonucunda edindikleri keşiften başkası değildir. Evrende bir düzen olduğu ve bu düzenin anlaşılabileceği ise bütün düşünürlerin üzerinde ortaklaştığı keşiflerdendir. Bu tür teorilerin, sadece bilgiyi derinlemesine incelemek sonrasında akla geleceği bile keşfi bir bilgidir. Antik yunandaki bilginin sevilmesi ve amaç edinilmesi, doğu felsefelerindeki saflaşarak hakikate ulaşma, Bacon'ın akademisi ve benzeri pek çok düşünce keşfin nasıl ve nerede gerçekleşebileceğine dair yollardır. Neredeyse tüm düşünsel çabalar, yaşam tarzları, kişisel gelişimler dönüp dolaşıp keşfe hizmet eder.

     İnsanlığın bütün bilgisinde bu kadar büyük rol oynamış, adeta çevresinde döndüğümüz bu hedefin sırları ise 7 kez yemin getirilen tek ayetler olan Şems (Güneş) suresinde açıklanmıştır. 

Nefse ve onu biçimlendirene, 
ilham etmesine, açmasına ve korumasına andolsun ki,
nefsini yücelten kurtulmuştur,
onu alçaltan kaybetmiştir. 
(Şems, 7-10)

İnsan kendini yücelterek keşfin gerçekleşeceği alanı açar, kendini yücelterek varlığının önemini farkeder, kendini yücelterek kendini alçak olanlardan uzak kılar. Bütün bunların sonucu olarak o esnada aklı kirletebilecek diğer her şeyden arınmaya, karagöz oyunu perdesi misali içindekiler ona bizzat görünür olmaya başlar. Bundan sonra ise geriye sadece kendine içeridekileri okuyacak kadar güvenmek ve perdeyi ortadan kalkana kadar berraklaştırmak kalır.

Bedeninizin, Tanrı'dan aldığınız ve içinizdeki Kutsal Ruh'un tapınağı olduğunu bilmiyor musunuz? Kendinize ait değilsiniz.
Bir bedel karşılığı satın alındınız; onun için Tanrı'yı bedeninizde yüceltin.
(Yeni Ahit, 1 Korintoslulara, 6, 19-20)

Yüceltme ya da tezkiye keşfin nihayetinde buluştuğu tek yoldur. Fakat burada nefis yüceltme de soyut bir kavramdır, bunun nasıl eyleme döküleceği ise islam alimleri tarafından uzunca açıklanmıştır. İmam Gazali'nin İhya Külliyatı, Kul Hoca Ahmed Yesevi'nin şiirleri, Yunus Emre Divanı... özetlemek gerekirse tasavvufa dair her şey keşfin gerçekleşmesinin yollarını anlatır. Bu yola da sülüğün yolculuğu manasındaki "Seyr-i Sülük" adı verilmektedir, bu çokça fiziksel unsur barındıran ama nihayetinde kişinin kendi içine yaptığı yolculuk adeta "Denizler Altında Yirmi Bin Fersah"tır, derinlerde ucu bucağı olmayan bir yol... 

    Keşfin önemini ve yollarını anladıktan sonra Kur'an'da ve tasavvufta, yetersiz deliller gibi görünen sözler tekrar incelendiğinde buradaki anlatılanın akli delillendirme çabasının daha üstünde bir keşif haritası olduğu açığa çıkacaktır.

(Bu hususta) ölü toprak onlar için mühim bir delildir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler.
Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.
Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâla şükretmeyecekler mi?
Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.
Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.
Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir.
Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.
(Yasin, 33-40)

Buradaki anlatım yaratılan güzel ve düzenliyse yaratıcı olmalıdır türünden bir iddia içermez. Çünkü bu, keşif bilgisinin yanında güçsüz bir delildir, burada örnek verilen olguların deneyimlenmesi kişide adeta büyüleyici bir etkiye sahiptir. Gece gündüzün döngüsünü izlemek, topraktaki bir bitkinin büyüdüğünü görmek, şahit olan 3 maymunu oynamadığı sürece onda çok farklı güdüleri tetikler ve konu hakkında kitaplar okuyup, tartışmalara katılmaktan çok daha hızlı bir şekilde keşfi meydana getirir. Keşif nasıl kişinin kendini yüceltmesi ve içindekileri elemesini gerektiriyorsa, inkar da sadece bu yolların sonuna kadar tıkanmasıyla mümkün olur. Kişi kendini ne kadar alçaltırsa, içindeki en temel bilgi aracını ne kadar gizlemeye çalışırsa, her şeye kendisinden baktığı gözlerini ne kadar kapar, kulaklarını tıkarsa, gerçekten o düzeyde uzaklaşır, kaybolur...

İşte Niyâzî’nin sözün
Bir nesne örtmez Hak yüzün
Hak’tan âyân bir nesne yok
Gözsüzlere pinhân imiş
(Niyazi Mısri) 

 

 

 

 

 

 

     

Yorumlar

Popüler Yayınlar